Acı mahşeri

ensemde bir ağrıyla doğduğumu bilmiyor annem

muhacir ağıtların soylu yalnızlığında
kimsenin silmediği gözyaşıyım ben
yarışı kaybeden at seni herkes tanıyor

yüzümde bir yabancı içim acı mahşeri
yalan ayin-i gülbank nar imiş vuslat
hangi mevsimdir bahar ey ince nihal

elleri cebinde mavi bir aynayken ölüm
yenik düştü kalbime tüm intiharlar
omzumda melekler olmasa ben

başladığı yerde yankısı kesilen sesim
gonca soldu ay karardı sen ne güzel
bir katilim her sabah kendimi yeniden

aşk adlı imecenin ulufesi sevgili
kimden intihaldir gümüş mecazı yüzün
kan içip kızılcık şerbeti bir ömür

içimdeki haylaz çocuk yoruldum ben yeter artık
 

Kalender Yıldız

 

Alnım

yorgun atlar dinlenir alnımda
misket oynar haylaz çocuklar
kanat çırpar düş perileri
sevda arar bir mecnun
ağıt yakar bir kadın
haritası bende pusulası sende
bir dünya kurulur alnımda
ikimizin bildiği
mahrem bir dünya

alnımdan doğar güneş
ateş orada bulur serinliği
tetik düşer gül açılır alnımda
bir kılıçbalığı taşırım
iki kaşımın tam ortasında
en çok oraya yakışır çünkü
derin suların soğuk balığı

alnımda hayat bulur sinüzit migren
alnımdan damlar toprağa ter
kuşlar özgürlüğe oradan uçar
çiftçilere tarla balıkçılara denizdir
alnımda biter hürriyet orada başlar devrim
militan tutkular besler bu alın
bir yanı kelebek kadar hafif
bir yanı kurşundan ağır

bakma haritaya benzediğine alnımın
orada ismin ve resmin kazılı
kimseler bilmese de iki gözüm
ismini suretini
herkesten habersiz orada
yaşatırım ben seni
 

Kalender Yıldız

Annemin Yıldızı

kırık bir hançer ağrısıydı annem
berceste mısralar kadar nahif
gözyaşından bir elbise içinde
akşamla ıslanan yağmura sığınırdı
titrek parmakları minicik ellerimde

çocukluğuma doğru akardı Kızılırmak
kaygı deniziydi annem gözleri bulut
maviden emanet safran sesiyle
ne zaman oğlum dese gökte yangın
büyüdü cümle varlık bir ben

dünya çarmıhının gölgesinde
müzmin bir ağrı gibi yaşadı hayatı
geniş zamanlar bekledik beyhude
sabırla sabahı tespih ederken annem
öykündü üstümüze yıkıldı gece

gamzedeyim ne ikbal ne de ümit
annemin yıldızı söndüğü günden beri
ayrılıktan müşteki hazin şarkılar
içimde zehir gibi sıla hasreti
gidemem yol tutar çıktığım vakit
 

Kalender Yıldız

 

Aysuna

onu tanıyanların sözü (I)

yüreği gül yaprağı
o kimseye benzemez
ay damlar gözlerinden
incinir gönlü naz makamında

ruhunda fırtına dinmedi
baygın gözlerinde ölüm ağlardı
susardı dünya kadar
konuşsa onulmaz dert

gölgede kalırdık biz
sevmezdi gölgeyi
o zümrüt anka
lirik ve beyaz kalbi
güneşe çekerdi kızı

bu zeytin bu çöl bu incir
ah hercai menekşe
neden korkuyla bakarsın böyle
bu endam aynalarına
suskun kederli kırılgan

iki siyah belik
iki şahmeran
uzanır omzuna
biri elif biri gül
narin bir ah dökülür
dalgın dudaklarından
ki lale yaprağı kadar

uzun çarşılardan bela alırdı
bıçkın ve kimsesiz belalar
ömrünü törpüledi kaldırımlarda
ince ve aşkın sevdalar için
nihayet bir suç oldu yolun sonunda
gül kokan elleriyle tutunduğu
kelebek kanatları


geç kalan hesaplaşma (II)

sarı bir damdayım
yakamda hüzün
çocuk düşlerim avluda kaldı
yok yine yalan söyledim
düşlerim önden gelmiş
peşlerine düşüp ben
soluğu burada aldım

ah petersburg
neler söyleyecektim sana
ayaklarım toprağına değseydi
herkes gibi olsaydım
tutmasaydı beni bu sarı zindan
uyuşmasaydı beynim her sabah

ben mi geç uyandım rüyadan
neden ters yürüdüm kaldırımlarda
firuze ellerimden niçin tutmadın
son hilalken dolunay öncesi
şimdi penceremdesin ben içerdeyim
çağırırım gelmezsin
bırakmazlar ben varayım

ve zarife
siyah saçlı narin kız
uzun kasımpatılı şiirler yazdım ona
hem kalemi hem de sözü dokunurdu kalbime
bilirim ne çok severdi beni
yoksa bana acır mıydı
soramadım


kelebek ve kendisi (III)

cama vurma kelebek gönlüm kırılıyor
gülümü çiğnediler bir bahar mevsiminde
kan kaldı ellerimde güvercin kanı
en masumuyken ben sultanların

ne çok sözüm vardı insanlara
yazık dillerini öğrenemedim
martılar içinde göçmen kuşum ben
kalsam yabancıyım gitsem sürgünüm

yollar kısa günler uzun ben çaresizim
saçlarım güneşi görmez küf kokar alnım
aşkabat çarşıları bana haramdır. üç adım
bahar… sakız entariler… düş kokuları…
yok artık kelebek bulut kundaklar
onlara inat sarı bir kaput ve paslı ranza
hastalar çoğaldıkça ben azalırım
aldırma yağmurlar kalbimi ıslatmasa da

mavi gözlü kelebek nerede gülhatmiler
ve kimdir bu haramiler ki gözleri yüreğimde
kurşundan tutkular kanatırken gönlümü
usandım kendimden usandım gülüm
ukdeli seherden bar-ı mihnetten
bir parça mavi ver al ömrüm senin olsun

deniz değil ay tuttu beni cezir vaktinde
kaç kez sınandım doktor en yakınımla
artık ne söylesem yarım kalır bu son limanda
gökkuşağı kokan sözlerim vardı oysa

şimdi susun ey şairler susun ki bu ağıt benim
sizin bitirdiğiniz yerden ben söze girdim
ayrık otları ve kırlangıçlar tanır beni
su taşırım çöllere dudaklarım iki şak
ben leyla’yı leyla yapan mecnun’um
 

Kalender Yıldız

Beyaz masal

paylaşmak isterim derdin
yüreğinden geçenleri
bilir misin ah çocuk
her yüreğe dert olmaz
kaygılar taşırım ben

hep zamansız gelirdin
doğum ve ölüm gibi
saçların yangın içinde
kaçak ve mülteci
bir telaş gözlerinde

âşıksın geceye ve gözyaşına
zahir. kırgınsın hüzün kadar
yine de çekemezsin yazgı bu ağrı
ben suskunluk biriktirdim
senin olsun ses ve yankı
unut bende kalsın kaygı

bir masal tüketti beni
beyaz kısa bir masal
yenildim küçük kahraman
bitti masal inkisar

hiçbir şey yetmez artık
hep eksik kalır hayat
ne kazandığın savaştır
ne kaybettiğin zafer
 

Kalender Yıldız

Bıçak Yarası

acılar büyütür bizi
eskidikçe derinleşen acılar
hüzün ve pişmanlık adımlarıyla
aralanır bir âlemin kapısı

savrulur zamanın kanatlarında
bir peri kızının narin düşleri
gül kurutur gölgelerde bir anne
gidip de dönmeyen yongası için
-söyledim- acılar büyütür bizi

hep kahır kalır son sevgiliden
bir gülün suya düşmesi gibi
eksilmez gamı bitmez sancısı
bıçak yarası tazeliğinde
eskidikçe derinleşen acılar

ay bulut gözlerle sarkar içime
ben durgun sularda mehtap düşlerken
bir derviş iner yorgun geceyle
mavi gölgeli keder soluklu
hüzün ve pişmanlık adımlarıyla

ölüm taşır kanadında yalıçapkını
hilal kaşlarında keder çizgisi
kaygı duymadan ve umursamadan
çentik atar geceye hırsla
aralanır bir âlemin kapısı

vakitlerden akşamdır
hüzün ve pişmanlık adımlarıyla
aralanır bir âlemin kapısı
-söyledim- acılar büyütür bizi
eskidikçe derinleşen acılar
 

Kalender Yıldız

Denizkızı Şair ve Ben

şairler çoğaldıkça azalır şiir
şarap yıllanır rakkase eskir
her yargıç beyninde bir kıymık taşır
anlamsız denizkızı bütün seferler
nereye gitsen kaldığın yerdir

her şeyi zamana bırakanlara inat
hiçbir şey bırakma ona
hayır derde deva değil zaman
müzmin yaralarım var merhem kar etmez
ben ki susarak konuşurum yıllardır
duymadı beni zaman nankör ve sağır
her şeyi ve herkesi bırakıp bir gün
çekip gideceğim buna şüphe yok
ne zaman umursar beni ne de sevgili
yine de sanma ki teselli isteriz
zoru kolay kılmaktır hüner
şair bize acılardan haber ver

ey hüznü gözlerinde taşıyan -şair-
mavi bir rüyayla uyandığın gün
düş avcılarından sakın kendini
ki kanatları hasret tüten
bir kuğuydum ben elinde onların
ayrılık menzilim oldu ulaşamadım
ve sen hünerli hüzünbaz adam
gece olunca söndür kandili
sana yarım kalan düşler yetmeli
 

Kalender Yıldız

Eksik Şiir

miyiz yoksul müptela
midir her vuslat bir ayrılık
kız saçından mıdır gece
küpten mi sızar şarap
miyiz vefalı ve günahkâr
mı var kav yüreğinizde
mudur biten başlayan
siz mi gitti kamu gidenler
tüter mi gözünüzde yâr
başladığı yerde bitmez
mi tüm ayrılıklar

mi solar suda nilüfer
mi kızarır sarı gelincik
mez mi çıktığınız sefer
mıdır göğsünüzde hançer
muydu beklediğiniz yarın
yalnızlık değil midir yazgımız
kahır ve şevk içinde çaresiz
eceli beklemez miyiz daim
miydi çektiğimiz bela
maz mı dar vakitlerde gül

eksik değil mi bütün şiirler
yarım ve zamansız tüm…
mu düştü turfa sevgili
ki çatlamıştır kadana
siyah mıdır ay gözlerin siyah
mıdır zulamdaki muşta
metruk bir aşktır şimdi adımız
mi daha değil konuşma
deniz mi uzaktır kıyılardan
yoksa ki adın dilimden
mi düştüğüm gayya
ız neticede unuturuz aldırma
 

Kalender Yıldız

Eşik

kuduz köpekler saklarım göğsümde
mecnun gözleriyle bakarlar suya
yırtılır boy aynam elif mim olur
gül bahçeleri yürür ardımca
dalgalı saçlarım uzar toprağa
uğrunda gemiler yaktığım kadın
bilmese de hiçbirini bunların
deniz ve martılar şahittir bana

infilak etti metruk meczup mezarlar
ben çıktım içlerinden deli divane
sabaha sürürken gözlerim ay ışığını
kaçmak için bana zaman ver gönül
yorgun düştük aşkla yolların bittiği şehirde
her aradığını bende bulsa da tüm kaybedenler
hep onu yitirdim ben kavuştum derken

sen ey bana cinneti bağışlayan
su vurmadan arıt beni dağlı düşlerden
ki bir volkan patlasın avuçlarında ve
bir avuç hüzün olsun adım kalbinde
sağım doğu solum batı acıyı bilirim ben

şimdi git istersen bitti aşk nöbetleri
mavi gözlü su perilerine anlatılan
bir destan kalsa da ardımızda istemem
hem neye yarar yarım kalırsa destan
yıkılsın şimdi dağlar yarılsın şimdi deniz
şimdi söylensin bütün yalanlar
işte söylüyorum ben yedim yasak meyveyi
duysun tüm duymayanlar
eşikteyim çağırın gelsin asi intihar
 

Kalender Yıldız

Gölge

pişmanlık kapılarından geç
sırtını sevdaya yüzünü ateşe dön
yolcuya tuz ver cellâda bahşiş
saklama herkes bilir -kimse bilmez-
neyi aradığını kimden kaçtığını
ölüm mavidir mutluluk kısa
atlara güven kadınlara asla

aldırma insan eskilerine
acıyı şaire günahı şeytana sor
kâtile ilişme kahramanı vur
soytarıyı as kralı güldür
atlara güven kadınlara asla

hanidir kanar içimde gölge
gökte ay kaşta bıçak gözde mil
ellerim tan kokar yüreğim sürgün
kadim yalanlar söylenir tanrı adına
şehrayin kurulur hüzün kovulur
mahrem bir sağuyu sesler şehriyar
atlara güven kadınlara asla

geceye uzayan kirpikleriyle
esmer bir gelincik düşer denize
kudüm eşliğinde kırılır kalem
son nefesle başlar asıl endişe
takvimi yak mezar taşında yaşa
atlara güven kadınlara asla
 

Kalender Yıldız

Gül mevsiminde hüzün

müntehir suskunluğun ardından
mavi dudaklarıyla eğildi çocuk
gül ışığı vurdu beyaz yüzüne
öpmek isterken son tomurcuğu
bir cellât belirdi köşe başında
gül mevsimidir tükenmez hüzün

yazgısı resimlerde okunan kızlar
üç odalı evlerde ölümü bekler
anne olduklarında yeniler sızı
gül mevsimidir tükenmez hüzün

yağmur duasında yalnızsın şair
beyhude dönülmez eski günlere
tufan sonrasına kaldık ikimiz
gül mevsimidir tükenmez hüzün

yanar acem lalesi baran içinde
gül düşer yoluna yıkılır mansur
arzular şikest kadehler kan çün
gül mevsimidir tükenmez hüzün
 

Kalender Yıldız

Gül Serabı

susmayı geç öğrendim
bu yüzden yalnızlığım

çocuktum
son gördüğümde
esrikti yüzü aşkın
kaçtığım için ondan
şehla yollara düştüm ardınca
ayaklarım kan revan

ayrılık kanıma sızdı
mahur gökçe bir akşam
tarla kuşları ve dua
yürüdük mavi bir sancıyla
kıvrılan yolda sevda namına

ak bulutlardan düşen
bir damla gözyaşıyım ben
bir kez ölseydim bir kez
su ve yol tükenmeden
bitmeden içimde sürgün
çok değil bir kez
gel hüznüme sebep yâr

gözlerimde tuz erittim
dudağımda soldu kardelen
kırgın ve mülteci
her şehir tanır beni
söyle aşk
hangi yol sana çıkar

son damla düşmeden
yanarsa yasemen lale
bu senin suçundur aşk
onlara su bana gül serabısın
gözlerimde tuz
cebimde çakı ve ateş
yanacaksa yansın yasemen lale
sükûttan bir heykel olup ben
bileklerimi keseceğim sadece
 

Kalender Yıldız

Hardal Tanesi

yorgun bir kelebeğin ahı değdi kalbime
ondandır hep eksik yağar yüzüme yağmur
bir kez kaybeder insan sonrası kayıp değil

gökkuşağı görmüş köpek kadar yalnızım
ve kötü bir hafızam var hiç unutmuyor
ucuz yalanlar söyle aldanmak istiyorum

çoğalmak büyümek değil ki derviş
bırak eksik kalsın bir yanım inceltme
incitmek korkusuyla yeter incindiğim

bir kadeh gül içtim içim dışım gül yarası
beyaz bir çingeneydi cep aynamda adı yâr
beyhude hundur sinem ziyandır aşkın varı

yokluğun aynasında azalırken yüzümüz
sözü çoğaltma en kolayını en sona sakla
sözden değerli ve ucuz ne var dünyada

ateşe lâl suya gül kalbime ismi düştü
bil cinnetimi derviş sebep hardal tanesi
mahsuru yok şeyhimin kanı helaldir bana
 

Kalender Yıldız

Kamikaze

mülteci mekânlarda
düşlerim kamikaze
beyrut akşamlarında aldık
biz bu deli sevdayı
alnımızda kavgayı
bir gül gibi taşıdık
sığınak aramadan limanlarda
ve umursamadan ölümü
son bir kez daha dedik
tüm kaybedenler gibi
-ela bir yalnızlık içinde-
sürdük yüreklerimizi
kor ateş namlulara
dilimizde dua
gözümüzde kin
ellerimiz barut ellerimiz kan
biz nice hicran gördük
 

Kalender Yıldız

 

Ölü Evi

yorgun ev yorgun turna
pusuda bekler ecel
küheylan vurulur süvari ölür
yarım kalır ağrılar

bahçeye bakar güneş sise açılır kapı
kimse hatırlamaz evden son ayrılanı
anne sırrını çocuk yüzünü saklar aynada
ev yalan söyler tavana duvarlara
adam karısına çocuklarına

gölgeler kabarır silahlar susar
uzak ve yabancı dağlarda
sıcak bir ev düşüyle ölür militan
yanarken ahşap konak kimsesizlikten

karanlığın kuyruğunda kıvranır yer saati
aynı yolda tükenir gündüz ve gece
yangın sularında filiz verir
saçlarımda ölen esmer karanfil
parmaklarım üşür korkum depreşir
kaç örümcek evi yandı bilen var mıdır

ey vaktinden önce gelen hüzün
ey su damlasında çoğalan bulut
ve ey toprağı çatlatan nar
pembe panjurlu değil
doğup da büyümediği
yazın har kışın gassal
bir ölü evinden hatırlarım onu
tabutu omzuma
adı dudaklarıma değmemiştir
 

Kalender Yıldız

Tiryaki

adımı söylemekten yoruldu harfler
ayaklarımda yağmur gözlerimde gam
kimsesiz tek başına mezar içinde mezar
ateş yanar su üşür bir ceset tarlasında
ürkek ve beyaz bir gelincikken ben
şimdi gidiyor musun

haberin olmasa da yüreği harami yâr
tetik parmağıma gömüp adını
günlerce nefes almadan uyudum
kısa gençliğimin en uzun yılını bıraktığım
şarabı tütün o sınananlar şehrinde
oda sıcaklığında ölümler yağdı üstümüze
ben esarete yabancı bir forsaydım o vakit
sen omzumda gül yarası

küskün turnalar ve su yanarken içinizde
siz yalanlar saklayın dişleriniz arasında şûara
öyle içten öyle açık yalanlar ki onlara
kimse ergen kızlar kadar kolay aldanmasa da
yeni yalanlar söyleyin siz inanmaya hazır kadınlarınıza
ben bütün ustalığıma rağmen yüzüm kızarmadan
ve sesim titremeden söyleyemedim o rezil yalanları
dudağımda ölü bir buse olan sevgiliye

ey uzun ve kısa günlerde beşiğim
zehirden sözleriyle kanımın tiryakisi olan
adını gül koyup adanmış yollara vurdum kendimi
tuzdan gemiler keder yükümle
belki korkarak ama dik ve yalnız senin için
yalın kılıç belalarda yıkandım
suyun kanatlarında yürüdüm ecel üstüne
ateş pervane oldu dilime
bir denizkızı sevdim çöl oldu derya
bilirim bulan kaybeder ve
ama bir yanılgı habercisidir
ama ayaktayım öğrendim aşkı yokluğu yoku
öğrendim gül sevgili için değilmiş
beyaza öç suya keder toprağa kan damlarken
aşkla sınamam seni yazıktır ihanete
gideceksen git artık
 

Kalender Yıldız

Kuklacı

ı

her aşk bir mecnun büyütmez
ve her insan kendini sever sadece
zamanı yontan mevsimler
yıllanmış hüzünler bırakırken kalbime
aynalarda arama annemdeki yüzümü
sığınıp tanrıya adını andıktan sonra
bir azize sattım onu taşrada ve
sürgün ayaklarım hallaç başımla
kırdım aşka dair öğrendiğim ne varsa
kalender bir eda ile kırdım kuklacı
kanımla suladığım gülün dalını

yorgun şehrayinlerden artakalan hüzün
mühürlü gözlerden süzülen damla
inatla söylüyorum işte tüm insanlara
bir kez olsun açmadı şakağımda gül
ant içtim yalan yere tevili yoktur
yalan tüm kahinler yalancı remil
ansızın çıkagelen sevgili yoktur

kayboldu bir bir bindiğim tahta atlar
ihtiyar çocuklar yaşardı bu şehirde kuklacı
onlar da binip gitti kaybolan atlarıma
yıkık kaşlı esmer alınlarının kırışığını
hangi duvara serip açarlar şimdi kim bilir
ve bu şehirde gözleri bulutsu düşleri yeşil
uğrunda ölünesi sevgililer yaşardı eskiden
onlar da sırroldular ömrüme ziyan
yaralı bir hançerdir şimdi kalbimde hicran

ölüler şehrindeyim kuklacı
kollarım örümcek gözlerim yosun
gül yağmuru bekliyorum
mezarlık kuytusu apartmanlarda
yoldan uzun düşten kısa bir gecenin ardından
ince bir bulut akıyor şehre ateşten sudan
kaçıyor bir bulut aşktan yağmurdan
bir bulut bir çıngı sis ve hamaylı
o ve gül yağmuru yok anlıyor musun

içim insan mezarlığı
en çok da ben ölmüşüm kuklacı
adım başı mezar taşım var
katillerim en sevdiğim insanlar

ıı

kuklacı oynatma parmaklarını
bahtiyar günlerimiz uzakta kaldı
herkes kendinden kaçıyor şimdi nasılsa
hatırlatma bize unutamadıklarımızı
ve gamlı gözlerinle ağlatıp çağırma
kalbinde yabancı ölüler taşıyan insanları
mevsimsiz hayatların sayrı yalnızlığına

yola vurma beyhude parmaksız çocukları
ki masal değil yaşadığımız kuklacı
kim inanır küllerinden doğduğuna anka’nın
ve kim gökyüzünde kaldığına kanatlarının
çölün kapısındayım ne serap ne heyula
ebabil çığlıkları duydum taş duvarlarda
kurtuluşum yok ve ziyanken ömrüm
isminin baş harfinde ölüme yattığım gün
gördüm kuklacı apansız gördüm her şeyi

bir sabun köpüğü gibi yağarken yağmur
kaybolup gider sandım içimde bir yerlerde
ama yok asılı kaldı hep en acıtan hâliyle
kuklacı uğrunda ölmeye ahdetse de mehlika
kesik bir şarap hüznü ve uzayan gölgelerle
kanına yürürken ıslak ve deli taylar
yıkılası kentlerde yenik düşer şeytana
kelebeklerden masum eflatun kirpikli kızlar

her şey gün batarken oldu
biçti kalbimi bir kırık mısra
ben gün batarken düştüm aşka
ay gün batarken anladı yalnızlığını
dağlar kimsesizliğini kadınlar…
gün batarken sus dedi bilge. sus unutursun
o zaman siyahtı saçlarım doğrudur sandım sustum
kuklacı öğrendim ki yıllar sonra kendimden
yarım kalan hiçbir şeyi unutamam ben

ııı

kuklacı son itirafımdır geç kayıtlara
şark çıbanı görmüş yüzümde
en kadim konuk olsa da hüzün
ben kimseye ağlamadım ömrümce
bana da ağlamasın canlar esefa
ne var ki dünyada insan ve eşya yalnızca

yalancıyız kuklacı mektuplar şarkılar kadar
ay düşer gölgemize günahtır akşamlarımız
en sevdiklerimizden alırız en çok acıyı
kederle sınanırken en coşkun çağımızda
utangaç katiller gibi yer ömrümüzü
sevdalısı olduğumuz kızıl şafaklar

kaç kez yola çıktım sevmek fikriyle
sakıt ve meczup bir keşiş gibi
kendimi unuttuğum o yerde
yadigar bırakıp tüm urbalarımı
mavinin mavisi sanıp ardınca yürüdüğüm
şu ölü kadın var ya kuklacı gözleri karanfil
tanırım onu çok eskilerden
yüreği mühürlü bir annedir o şimdilerde
ona bir kez olsun söyleyemedim gençliğinde
gözlerinde öldüğümü kaç kere

mahzenimde şarap ruhumda ızdıraptı
ben uzun bir lal idim o kısa bir hayal
çaldılar kuklacı düşlerimde büyüttüğüm
o hüzzam sevgiliyi ki bir sır bilirdim onu
kimselerin bilmediği ince uzun esmer bir sır
kim çaldı kuklacı garip ve selis sırrımı kim

kuklacı son kez vursun boynumu acemi cellat
söz. yeniden doğmayacağım yoruldum artık
yükü kaygı olan pervaneye ne denir
topla hatıraları askıda kalsın melal
kahır yok. sitem yok. pişmanlık hiç.
suya yenik düşen bir gül olacağım. söz.
 

Kalender Yıldız

Turev

seni tanımak ve kirlenmek için biraz
yaşlanmış gölgemi nehre bırakıp
bilmem kaç durak yalnızlıktan sonra
bir şehre indim ayaklarım suçüstü

gördüm şafakla doğup gurupla ölüyorsunuz
kirli otobüslerinizin koltuklarına
uyku ve nefret akıyor metal yorgunu gözlerinizden
yağlı saçlarınızdan tuz iniyor habire
sentetik kaşlar altındaki takma kirpiklerinize

hiç vaktinde gelmiyor bekledikleriniz
ve yok aslında bir bekleyeniniz
yarım kalmış intiharlar gibisiniz
ama ölmek için aceleniz yok neden

saçınızdan daha yağlı kemerler
iyi kumaşlardan iğreti libaslarınız var
unutulmuş isimler sözlüğünde bir yabancıyken ben
rahat ve korkuya dair sizin bildiğiniz her şey

incelmek için kepek yaşamak için yazı tura
uygar hanelerinizde muntazam ayna ve cila
size ait olmayan kendinizden
son yüzünüzü saklamak için bilmem ki
kaçıncı en türevidir bu masumiyetinizin
 

Kalender Yıldız

YAZILARI :

BiR SAHUR HATIRASI

         Bu yaziyi okumaya baslarken “ah nerede o eski ramazanlar” hayIflanmasini duymak umidi icinde iseniz beyhude yorulmamanizi ve vakit varken bu yaziyi okumaktan vazgecmenizi salIk veririm, zira ben bu yazida size kendi ramazanlarimdan birinden bir sahur gecesini anlatacagim ;

       On bir yaslarindayim, o yillarda ramazan ilkbahara denk geliyordu ama ne ilkbahar; Sivas’i bilenler bilir fazla soze hacet yok! Aylardan nisandi ve iyi hatirliyorum bir yil sonra on dokuz mayista kar yagmisti. Biz yine de bahar diyelim...

       Yasim on bir, ilkokul bitecek ve yaklasIk alti ay sonra ortaokula baslayacagim. Ortaokula baslayacak olan sadece ben degilim benimle ayni yasta olan yedi arkadas daha var ve hepimiz de iyice ortaokullu havasindayiz. ilkmektepteki, insani kucuk gosteren o “ilk” kelimesinden kurtulup ortamektepli olmak az sey miydi? Hani hala da az sey degildir... Her neyse son iki cumle sadet harici oldu affola... Yeniden bizim ilkbahar(!) ramazanina donelim.

          Efendim biz yedi kafadar her aksam teravihten sonra bir yerde, neresi oldugunu birazdan soyleyecegim, toplanip sahura kadar uyanik kalma karari aldik... ilk teravihten sonra da sozumuzun eri gencler olarak sozlesmeyi yururluge koyduk... Annelerimiz her ne kadar yapmayin etmeyin dedilerse de bizler artik ortamektepli genc insanlardik. Butun yalvarmalara ragmen sozumuzden caymadik ve muradimiza nail olduk. ilk uc gun cok iyi gecti. Usumuyor degildik hem de cok tavatIr usuyorduk. Amma ki delikanliydik... ilk uc gun teravihten sonra toplandigimiz “lambali direk”in altindan, koyu birkac kez arsinladiktan sonra, saat uc gibi elimiz ayagimiz buymus bir sekilde ayriliyor olsak da on, on bes dakika icinde nar gibi kizarmis bir sobanin yaninda terliyor olacagimizi biliyorduk.

         Ben eve gidince yavasca annemi sesliyor, sonra da bir battaniye alip henuz sogumamis olan sobanin yanina kivriliyordum. Annem bana soylene soylene mumkun olan en kisa surede sobayi yakiveriyordu. Usudugumu anlamak icin kahin olmaya gerek yoktu. O yemek hazirlayadursun ben, sicagi gordukten sonra, sobanin yaninda bir kedi gibi uyuklamaya basliyordum. Annemin beni uyanik tutma cabalari hicbir sekilde sonuc vermiyor, uykunun demir parmaklari goz kapaklarimi kendisine esir ediyordu. Sofra hazir olduktan sonra beni guc bela sofraya oturtuyorlardi, ama uyku yemekten tatli geliyor ve usulen birkac lokma aldiktan sonra yatagin yolunu tutuyordum. Uc gun boyle; yari ac, yari tok, yari uykulu yari uyanik bir halde gectikten sonra dorduncu gun yine ayni yerde toplandik. Kararliydik bu ramazanin sonuna kadar bu isi bu seklide yurutecektik.

           O gece, zamanin sahur vaktine yaklastigi siralarda arkadaslardan biri ortaya parlak bir fikir atti. Fikrin esasi suydu. Bizler bu isi sadece ailelerimize munhasIr bir hizmet olarak yapmamaliydik. O ki bu hizmetten konu komsu da faydalanaydi. Bunu nasil yapacagimizi sorunca ona da parlak bir cozum getirdi. Teneke calip mani soyleyecektik. Karar oy birligi ile kabul edildi... Birkac dakika icinde tenekeler ve sopalar hazirdi. Sabirsizlikla sahur saatinin gelmesini bekliyorduk. Herkes ne kadar memnun olacak ve biz de boyle bir is yapmis olmaktan dolayi ne kadar mutlu olacaktik.

         Gecmek bilmeyen dakikalar geldi ve saat iki bucuk oldu. Vakit tamam olunca biz de ise koyulduk. ilk once urkek ve ciliz ciliz cikan sesimiz, bes on dakika sonra koyu inletmeye basladi. Evlerin isiklari birer ikiser yanmaya baslamisti. Basarmistik iste herkes bizim manilerimizle sahura kalkiyordu. Sevincimiz sonsuzdu bu yaptigimiz ne hayirli ve ne kadar da keyifli bir isti. Yarin yeni maniler ogrenip daha iyi tenekeler ve sopalarla yapmaliydik bu isi.

           Derken beklenmedik bir sey oldu yani basimiza kocaman bir tas dusuverdi. Bir an hepimiz de donup kaldik. Gecenin yarisinda bu tas da neyin nesiydi, yine derken merakimizi alip goturen bir ses gurledi. Ulaaan!... Sesin sahibini tanimistik bu koyun muhtari Rifat Dayi idi. Rifat Dayiyi bu kadar kizdiran seyin ne oldugunu dusunurken bu kizginliga sebep olan seyin biz ve tenekelerimiz oldugumuzu anladik, bu kavramada yanimiza dusen taslarin ve Rifat Dayinin bini bir para sozlerinin hatiri sayilir bir payi vardi tabi... Hulasa biz yedi kafadar Rifat Dayinin bu siddetli hucumu ve sagimiza solumuza yagmur gibi inmekte olan yumruk buyuklugundeki taslarinin tehdidine daha fazla dayanamayarak tenekelerimizi bir yana, sopalarimizi bir yana firlatip yedi koldan bozguna ugrayip dagiliverdik.

            ilk kez bu gece usumuyordum cunku oyle korkmus oyle kosmustum ki kan ter icinde kalmistim. Nihayet eve ulastim, annem uyanmisti sadece annem degil, butun ev daha dogrusu butun koy uyanmisti. Nerede mi hata yapmistik, soyleyeyim, biz sessizligi bozmustuk. Koyde once kadinlar kalkip sahurlugu hazirliyor sonra da ezana yakin; oruc tutacaklari ve eslerini uyandiriyorlardi. Fakat bizim koro cengiye baslayinca herkes uyanmisti. Besikteki bebekler, alti yedi yasindaki cocuklar ezana yakin uyanmayi adet edinmis erkekleri... herkes ama herkes uyanmisti. En kotusu uykum bulunmesin diye sahurla sabah namazini cem eden Rifat Dayi uyanmisti... O gunden sonra ne mi oldu. Ertesi gun yine toplandik ama teravihten sonra sahura kadar beklememe karari almak icin. Bu kararda gece yasadiklarimizin ve yedigimiz zilgitlarin hicbir etkisi yoktu. Tek gerekcemiz geceleri havanin soguk olmasiydi. Gercekten hava soguk oluyordu yoksa...

             Hasili; aradan yillar gecti ve ben bugun de o gun oldugu gibi, ramazanin gecesinden ayri gunduzunden ayri bir zevk almaktayim, ramazanin eskisi yenisi olmaz efendim, ramazanlar her daim yenidir, her yasta ve her yastan insana bir seyler soyler...

Yazan:Kalender Yildiz

(Baska Bir iklim Ramazan adindaki dergide Kaynak yayinlari tarafindan yayinlanmistir)