Acı mahşeri ensemde bir ağrıyla doğduğumu bilmiyor annemmuhacir ağıtların soylu yalnızlığında kimsenin silmediği gözyaşıyım ben yarışı kaybeden at seni herkes tanıyor yüzümde bir yabancı içim acı mahşeri yalan ayin-i gülbank nar imiş vuslat hangi mevsimdir bahar ey ince nihal elleri cebinde mavi bir aynayken ölüm yenik düştü kalbime tüm intiharlar omzumda melekler olmasa ben başladığı yerde yankısı kesilen sesim gonca soldu ay karardı sen ne güzel bir katilim her sabah kendimi yeniden aşk adlı imecenin ulufesi sevgili kimden intihaldir gümüş mecazı yüzün kan içip kızılcık şerbeti bir ömür içimdeki haylaz çocuk yoruldum ben yeter artık |
Kalender Yıldız |
Alnım yorgun atlar dinlenir alnımdamisket oynar haylaz çocuklar kanat çırpar düş perileri sevda arar bir mecnun ağıt yakar bir kadın haritası bende pusulası sende bir dünya kurulur alnımda ikimizin bildiği mahrem bir dünya alnımdan doğar güneş ateş orada bulur serinliği tetik düşer gül açılır alnımda bir kılıçbalığı taşırım iki kaşımın tam ortasında en çok oraya yakışır çünkü derin suların soğuk balığı alnımda hayat bulur sinüzit migren alnımdan damlar toprağa ter kuşlar özgürlüğe oradan uçar çiftçilere tarla balıkçılara denizdir alnımda biter hürriyet orada başlar devrim militan tutkular besler bu alın bir yanı kelebek kadar hafif bir yanı kurşundan ağır bakma haritaya benzediğine alnımın orada ismin ve resmin kazılı kimseler bilmese de iki gözüm ismini suretini herkesten habersiz orada yaşatırım ben seni |
Kalender Yıldız |
Annemin Yıldızı kırık bir hançer ağrısıydı annemberceste mısralar kadar nahif gözyaşından bir elbise içinde akşamla ıslanan yağmura sığınırdı titrek parmakları minicik ellerimde çocukluğuma doğru akardı Kızılırmak kaygı deniziydi annem gözleri bulut maviden emanet safran sesiyle ne zaman oğlum dese gökte yangın büyüdü cümle varlık bir ben dünya çarmıhının gölgesinde müzmin bir ağrı gibi yaşadı hayatı geniş zamanlar bekledik beyhude sabırla sabahı tespih ederken annem öykündü üstümüze yıkıldı gece gamzedeyim ne ikbal ne de ümit annemin yıldızı söndüğü günden beri ayrılıktan müşteki hazin şarkılar içimde zehir gibi sıla hasreti gidemem yol tutar çıktığım vakit |
Kalender Yıldız |
Aysuna onu tanıyanların sözü (I)yüreği gül yaprağı o kimseye benzemez ay damlar gözlerinden incinir gönlü naz makamında ruhunda fırtına dinmedi baygın gözlerinde ölüm ağlardı susardı dünya kadar konuşsa onulmaz dert gölgede kalırdık biz sevmezdi gölgeyi o zümrüt anka lirik ve beyaz kalbi güneşe çekerdi kızı bu zeytin bu çöl bu incir ah hercai menekşe neden korkuyla bakarsın böyle bu endam aynalarına suskun kederli kırılgan iki siyah belik iki şahmeran uzanır omzuna biri elif biri gül narin bir ah dökülür dalgın dudaklarından ki lale yaprağı kadar uzun çarşılardan bela alırdı bıçkın ve kimsesiz belalar ömrünü törpüledi kaldırımlarda ince ve aşkın sevdalar için nihayet bir suç oldu yolun sonunda gül kokan elleriyle tutunduğu kelebek kanatları geç kalan hesaplaşma (II) sarı bir damdayım yakamda hüzün çocuk düşlerim avluda kaldı yok yine yalan söyledim düşlerim önden gelmiş peşlerine düşüp ben soluğu burada aldım ah petersburg neler söyleyecektim sana ayaklarım toprağına değseydi herkes gibi olsaydım tutmasaydı beni bu sarı zindan uyuşmasaydı beynim her sabah ben mi geç uyandım rüyadan neden ters yürüdüm kaldırımlarda firuze ellerimden niçin tutmadın son hilalken dolunay öncesi şimdi penceremdesin ben içerdeyim çağırırım gelmezsin bırakmazlar ben varayım ve zarife siyah saçlı narin kız uzun kasımpatılı şiirler yazdım ona hem kalemi hem de sözü dokunurdu kalbime bilirim ne çok severdi beni yoksa bana acır mıydı soramadım kelebek ve kendisi (III) cama vurma kelebek gönlüm kırılıyor gülümü çiğnediler bir bahar mevsiminde kan kaldı ellerimde güvercin kanı en masumuyken ben sultanların ne çok sözüm vardı insanlara yazık dillerini öğrenemedim martılar içinde göçmen kuşum ben kalsam yabancıyım gitsem sürgünüm yollar kısa günler uzun ben çaresizim saçlarım güneşi görmez küf kokar alnım aşkabat çarşıları bana haramdır. üç adım bahar… sakız entariler… düş kokuları… yok artık kelebek bulut kundaklar onlara inat sarı bir kaput ve paslı ranza hastalar çoğaldıkça ben azalırım aldırma yağmurlar kalbimi ıslatmasa da mavi gözlü kelebek nerede gülhatmiler ve kimdir bu haramiler ki gözleri yüreğimde kurşundan tutkular kanatırken gönlümü usandım kendimden usandım gülüm ukdeli seherden bar-ı mihnetten bir parça mavi ver al ömrüm senin olsun deniz değil ay tuttu beni cezir vaktinde kaç kez sınandım doktor en yakınımla artık ne söylesem yarım kalır bu son limanda gökkuşağı kokan sözlerim vardı oysa şimdi susun ey şairler susun ki bu ağıt benim sizin bitirdiğiniz yerden ben söze girdim ayrık otları ve kırlangıçlar tanır beni su taşırım çöllere dudaklarım iki şak ben leyla’yı leyla yapan mecnun’um |
Kalender Yıldız |
Beyaz masal paylaşmak isterim derdinyüreğinden geçenleri bilir misin ah çocuk her yüreğe dert olmaz kaygılar taşırım ben hep zamansız gelirdin doğum ve ölüm gibi saçların yangın içinde kaçak ve mülteci bir telaş gözlerinde âşıksın geceye ve gözyaşına zahir. kırgınsın hüzün kadar yine de çekemezsin yazgı bu ağrı ben suskunluk biriktirdim senin olsun ses ve yankı unut bende kalsın kaygı bir masal tüketti beni beyaz kısa bir masal yenildim küçük kahraman bitti masal inkisar hiçbir şey yetmez artık hep eksik kalır hayat ne kazandığın savaştır ne kaybettiğin zafer |
Kalender Yıldız |
Bıçak Yarası acılar büyütür bizieskidikçe derinleşen acılar hüzün ve pişmanlık adımlarıyla aralanır bir âlemin kapısı savrulur zamanın kanatlarında bir peri kızının narin düşleri gül kurutur gölgelerde bir anne gidip de dönmeyen yongası için -söyledim- acılar büyütür bizi hep kahır kalır son sevgiliden bir gülün suya düşmesi gibi eksilmez gamı bitmez sancısı bıçak yarası tazeliğinde eskidikçe derinleşen acılar ay bulut gözlerle sarkar içime ben durgun sularda mehtap düşlerken bir derviş iner yorgun geceyle mavi gölgeli keder soluklu hüzün ve pişmanlık adımlarıyla ölüm taşır kanadında yalıçapkını hilal kaşlarında keder çizgisi kaygı duymadan ve umursamadan çentik atar geceye hırsla aralanır bir âlemin kapısı vakitlerden akşamdır hüzün ve pişmanlık adımlarıyla aralanır bir âlemin kapısı -söyledim- acılar büyütür bizi eskidikçe derinleşen acılar |
Kalender Yıldız |
Denizkızı Şair ve Ben şairler çoğaldıkça azalır şiirşarap yıllanır rakkase eskir her yargıç beyninde bir kıymık taşır anlamsız denizkızı bütün seferler nereye gitsen kaldığın yerdir her şeyi zamana bırakanlara inat hiçbir şey bırakma ona hayır derde deva değil zaman müzmin yaralarım var merhem kar etmez ben ki susarak konuşurum yıllardır duymadı beni zaman nankör ve sağır her şeyi ve herkesi bırakıp bir gün çekip gideceğim buna şüphe yok ne zaman umursar beni ne de sevgili yine de sanma ki teselli isteriz zoru kolay kılmaktır hüner şair bize acılardan haber ver ey hüznü gözlerinde taşıyan -şair- mavi bir rüyayla uyandığın gün düş avcılarından sakın kendini ki kanatları hasret tüten bir kuğuydum ben elinde onların ayrılık menzilim oldu ulaşamadım ve sen hünerli hüzünbaz adam gece olunca söndür kandili sana yarım kalan düşler yetmeli |
Kalender Yıldız |
Eksik Şiir miyiz yoksul müptelamidir her vuslat bir ayrılık kız saçından mıdır gece küpten mi sızar şarap miyiz vefalı ve günahkâr mı var kav yüreğinizde mudur biten başlayan siz mi gitti kamu gidenler tüter mi gözünüzde yâr başladığı yerde bitmez mi tüm ayrılıklar mi solar suda nilüfer mi kızarır sarı gelincik mez mi çıktığınız sefer mıdır göğsünüzde hançer muydu beklediğiniz yarın yalnızlık değil midir yazgımız kahır ve şevk içinde çaresiz eceli beklemez miyiz daim miydi çektiğimiz bela maz mı dar vakitlerde gül eksik değil mi bütün şiirler yarım ve zamansız tüm… mu düştü turfa sevgili ki çatlamıştır kadana siyah mıdır ay gözlerin siyah mıdır zulamdaki muşta metruk bir aşktır şimdi adımız mi daha değil konuşma deniz mi uzaktır kıyılardan yoksa ki adın dilimden mi düştüğüm gayya ız neticede unuturuz aldırma |
Kalender Yıldız |
Eşik kuduz köpekler saklarım göğsümdemecnun gözleriyle bakarlar suya yırtılır boy aynam elif mim olur gül bahçeleri yürür ardımca dalgalı saçlarım uzar toprağa uğrunda gemiler yaktığım kadın bilmese de hiçbirini bunların deniz ve martılar şahittir bana infilak etti metruk meczup mezarlar ben çıktım içlerinden deli divane sabaha sürürken gözlerim ay ışığını kaçmak için bana zaman ver gönül yorgun düştük aşkla yolların bittiği şehirde her aradığını bende bulsa da tüm kaybedenler hep onu yitirdim ben kavuştum derken sen ey bana cinneti bağışlayan su vurmadan arıt beni dağlı düşlerden ki bir volkan patlasın avuçlarında ve bir avuç hüzün olsun adım kalbinde sağım doğu solum batı acıyı bilirim ben şimdi git istersen bitti aşk nöbetleri mavi gözlü su perilerine anlatılan bir destan kalsa da ardımızda istemem hem neye yarar yarım kalırsa destan yıkılsın şimdi dağlar yarılsın şimdi deniz şimdi söylensin bütün yalanlar işte söylüyorum ben yedim yasak meyveyi duysun tüm duymayanlar eşikteyim çağırın gelsin asi intihar |
Kalender Yıldız |
Gölge pişmanlık kapılarından geçsırtını sevdaya yüzünü ateşe dön yolcuya tuz ver cellâda bahşiş saklama herkes bilir -kimse bilmez- neyi aradığını kimden kaçtığını ölüm mavidir mutluluk kısa atlara güven kadınlara asla aldırma insan eskilerine acıyı şaire günahı şeytana sor kâtile ilişme kahramanı vur soytarıyı as kralı güldür atlara güven kadınlara asla hanidir kanar içimde gölge gökte ay kaşta bıçak gözde mil ellerim tan kokar yüreğim sürgün kadim yalanlar söylenir tanrı adına şehrayin kurulur hüzün kovulur mahrem bir sağuyu sesler şehriyar atlara güven kadınlara asla geceye uzayan kirpikleriyle esmer bir gelincik düşer denize kudüm eşliğinde kırılır kalem son nefesle başlar asıl endişe takvimi yak mezar taşında yaşa atlara güven kadınlara asla |
Kalender Yıldız |
Gül mevsiminde hüzün müntehir suskunluğun ardındanmavi dudaklarıyla eğildi çocuk gül ışığı vurdu beyaz yüzüne öpmek isterken son tomurcuğu bir cellât belirdi köşe başında gül mevsimidir tükenmez hüzün yazgısı resimlerde okunan kızlar üç odalı evlerde ölümü bekler anne olduklarında yeniler sızı gül mevsimidir tükenmez hüzün yağmur duasında yalnızsın şair beyhude dönülmez eski günlere tufan sonrasına kaldık ikimiz gül mevsimidir tükenmez hüzün yanar acem lalesi baran içinde gül düşer yoluna yıkılır mansur arzular şikest kadehler kan çün gül mevsimidir tükenmez hüzün |
Kalender Yıldız |
Gül Serabı susmayı geç öğrendimbu yüzden yalnızlığım çocuktum son gördüğümde esrikti yüzü aşkın kaçtığım için ondan şehla yollara düştüm ardınca ayaklarım kan revan ayrılık kanıma sızdı mahur gökçe bir akşam tarla kuşları ve dua yürüdük mavi bir sancıyla kıvrılan yolda sevda namına ak bulutlardan düşen bir damla gözyaşıyım ben bir kez ölseydim bir kez su ve yol tükenmeden bitmeden içimde sürgün çok değil bir kez gel hüznüme sebep yâr gözlerimde tuz erittim dudağımda soldu kardelen kırgın ve mülteci her şehir tanır beni söyle aşk hangi yol sana çıkar son damla düşmeden yanarsa yasemen lale bu senin suçundur aşk onlara su bana gül serabısın gözlerimde tuz cebimde çakı ve ateş yanacaksa yansın yasemen lale sükûttan bir heykel olup ben bileklerimi keseceğim sadece |
Kalender Yıldız |
Hardal Tanesi yorgun bir kelebeğin ahı değdi kalbimeondandır hep eksik yağar yüzüme yağmur bir kez kaybeder insan sonrası kayıp değil gökkuşağı görmüş köpek kadar yalnızım ve kötü bir hafızam var hiç unutmuyor ucuz yalanlar söyle aldanmak istiyorum çoğalmak büyümek değil ki derviş bırak eksik kalsın bir yanım inceltme incitmek korkusuyla yeter incindiğim bir kadeh gül içtim içim dışım gül yarası beyaz bir çingeneydi cep aynamda adı yâr beyhude hundur sinem ziyandır aşkın varı yokluğun aynasında azalırken yüzümüz sözü çoğaltma en kolayını en sona sakla sözden değerli ve ucuz ne var dünyada ateşe lâl suya gül kalbime ismi düştü bil cinnetimi derviş sebep hardal tanesi mahsuru yok şeyhimin kanı helaldir bana |
Kalender Yıldız |
Kamikaze mülteci mekânlardadüşlerim kamikaze beyrut akşamlarında aldık biz bu deli sevdayı alnımızda kavgayı bir gül gibi taşıdık sığınak aramadan limanlarda ve umursamadan ölümü son bir kez daha dedik tüm kaybedenler gibi -ela bir yalnızlık içinde- sürdük yüreklerimizi kor ateş namlulara dilimizde dua gözümüzde kin ellerimiz barut ellerimiz kan biz nice hicran gördük |
Kalender Yıldız |
Ölü Evi yorgun ev yorgun turnapusuda bekler ecel küheylan vurulur süvari ölür yarım kalır ağrılar bahçeye bakar güneş sise açılır kapı kimse hatırlamaz evden son ayrılanı anne sırrını çocuk yüzünü saklar aynada ev yalan söyler tavana duvarlara adam karısına çocuklarına gölgeler kabarır silahlar susar uzak ve yabancı dağlarda sıcak bir ev düşüyle ölür militan yanarken ahşap konak kimsesizlikten karanlığın kuyruğunda kıvranır yer saati aynı yolda tükenir gündüz ve gece yangın sularında filiz verir saçlarımda ölen esmer karanfil parmaklarım üşür korkum depreşir kaç örümcek evi yandı bilen var mıdır ey vaktinden önce gelen hüzün ey su damlasında çoğalan bulut ve ey toprağı çatlatan nar pembe panjurlu değil doğup da büyümediği yazın har kışın gassal bir ölü evinden hatırlarım onu tabutu omzuma adı dudaklarıma değmemiştir |
Kalender Yıldız |
Tiryaki adımı söylemekten yoruldu harflerayaklarımda yağmur gözlerimde gam kimsesiz tek başına mezar içinde mezar ateş yanar su üşür bir ceset tarlasında ürkek ve beyaz bir gelincikken ben şimdi gidiyor musun haberin olmasa da yüreği harami yâr tetik parmağıma gömüp adını günlerce nefes almadan uyudum kısa gençliğimin en uzun yılını bıraktığım şarabı tütün o sınananlar şehrinde oda sıcaklığında ölümler yağdı üstümüze ben esarete yabancı bir forsaydım o vakit sen omzumda gül yarası küskün turnalar ve su yanarken içinizde siz yalanlar saklayın dişleriniz arasında şûara öyle içten öyle açık yalanlar ki onlara kimse ergen kızlar kadar kolay aldanmasa da yeni yalanlar söyleyin siz inanmaya hazır kadınlarınıza ben bütün ustalığıma rağmen yüzüm kızarmadan ve sesim titremeden söyleyemedim o rezil yalanları dudağımda ölü bir buse olan sevgiliye ey uzun ve kısa günlerde beşiğim zehirden sözleriyle kanımın tiryakisi olan adını gül koyup adanmış yollara vurdum kendimi tuzdan gemiler keder yükümle belki korkarak ama dik ve yalnız senin için yalın kılıç belalarda yıkandım suyun kanatlarında yürüdüm ecel üstüne ateş pervane oldu dilime bir denizkızı sevdim çöl oldu derya bilirim bulan kaybeder ve ama bir yanılgı habercisidir ama ayaktayım öğrendim aşkı yokluğu yoku öğrendim gül sevgili için değilmiş beyaza öç suya keder toprağa kan damlarken aşkla sınamam seni yazıktır ihanete gideceksen git artık |
Kalender Yıldız |
Kuklacı ıher aşk bir mecnun büyütmez ve her insan kendini sever sadece zamanı yontan mevsimler yıllanmış hüzünler bırakırken kalbime aynalarda arama annemdeki yüzümü sığınıp tanrıya adını andıktan sonra bir azize sattım onu taşrada ve sürgün ayaklarım hallaç başımla kırdım aşka dair öğrendiğim ne varsa kalender bir eda ile kırdım kuklacı kanımla suladığım gülün dalını yorgun şehrayinlerden artakalan hüzün mühürlü gözlerden süzülen damla inatla söylüyorum işte tüm insanlara bir kez olsun açmadı şakağımda gül ant içtim yalan yere tevili yoktur yalan tüm kahinler yalancı remil ansızın çıkagelen sevgili yoktur kayboldu bir bir bindiğim tahta atlar ihtiyar çocuklar yaşardı bu şehirde kuklacı onlar da binip gitti kaybolan atlarıma yıkık kaşlı esmer alınlarının kırışığını hangi duvara serip açarlar şimdi kim bilir ve bu şehirde gözleri bulutsu düşleri yeşil uğrunda ölünesi sevgililer yaşardı eskiden onlar da sırroldular ömrüme ziyan yaralı bir hançerdir şimdi kalbimde hicran ölüler şehrindeyim kuklacı kollarım örümcek gözlerim yosun gül yağmuru bekliyorum mezarlık kuytusu apartmanlarda yoldan uzun düşten kısa bir gecenin ardından ince bir bulut akıyor şehre ateşten sudan kaçıyor bir bulut aşktan yağmurdan bir bulut bir çıngı sis ve hamaylı o ve gül yağmuru yok anlıyor musun içim insan mezarlığı en çok da ben ölmüşüm kuklacı adım başı mezar taşım var katillerim en sevdiğim insanlar ıı kuklacı oynatma parmaklarını bahtiyar günlerimiz uzakta kaldı herkes kendinden kaçıyor şimdi nasılsa hatırlatma bize unutamadıklarımızı ve gamlı gözlerinle ağlatıp çağırma kalbinde yabancı ölüler taşıyan insanları mevsimsiz hayatların sayrı yalnızlığına yola vurma beyhude parmaksız çocukları ki masal değil yaşadığımız kuklacı kim inanır küllerinden doğduğuna anka’nın ve kim gökyüzünde kaldığına kanatlarının çölün kapısındayım ne serap ne heyula ebabil çığlıkları duydum taş duvarlarda kurtuluşum yok ve ziyanken ömrüm isminin baş harfinde ölüme yattığım gün gördüm kuklacı apansız gördüm her şeyi bir sabun köpüğü gibi yağarken yağmur kaybolup gider sandım içimde bir yerlerde ama yok asılı kaldı hep en acıtan hâliyle kuklacı uğrunda ölmeye ahdetse de mehlika kesik bir şarap hüznü ve uzayan gölgelerle kanına yürürken ıslak ve deli taylar yıkılası kentlerde yenik düşer şeytana kelebeklerden masum eflatun kirpikli kızlar her şey gün batarken oldu biçti kalbimi bir kırık mısra ben gün batarken düştüm aşka ay gün batarken anladı yalnızlığını dağlar kimsesizliğini kadınlar… gün batarken sus dedi bilge. sus unutursun o zaman siyahtı saçlarım doğrudur sandım sustum kuklacı öğrendim ki yıllar sonra kendimden yarım kalan hiçbir şeyi unutamam ben ııı kuklacı son itirafımdır geç kayıtlara şark çıbanı görmüş yüzümde en kadim konuk olsa da hüzün ben kimseye ağlamadım ömrümce bana da ağlamasın canlar esefa ne var ki dünyada insan ve eşya yalnızca yalancıyız kuklacı mektuplar şarkılar kadar ay düşer gölgemize günahtır akşamlarımız en sevdiklerimizden alırız en çok acıyı kederle sınanırken en coşkun çağımızda utangaç katiller gibi yer ömrümüzü sevdalısı olduğumuz kızıl şafaklar kaç kez yola çıktım sevmek fikriyle sakıt ve meczup bir keşiş gibi kendimi unuttuğum o yerde yadigar bırakıp tüm urbalarımı mavinin mavisi sanıp ardınca yürüdüğüm şu ölü kadın var ya kuklacı gözleri karanfil tanırım onu çok eskilerden yüreği mühürlü bir annedir o şimdilerde ona bir kez olsun söyleyemedim gençliğinde gözlerinde öldüğümü kaç kere mahzenimde şarap ruhumda ızdıraptı ben uzun bir lal idim o kısa bir hayal çaldılar kuklacı düşlerimde büyüttüğüm o hüzzam sevgiliyi ki bir sır bilirdim onu kimselerin bilmediği ince uzun esmer bir sır kim çaldı kuklacı garip ve selis sırrımı kim kuklacı son kez vursun boynumu acemi cellat söz. yeniden doğmayacağım yoruldum artık yükü kaygı olan pervaneye ne denir topla hatıraları askıda kalsın melal kahır yok. sitem yok. pişmanlık hiç. suya yenik düşen bir gül olacağım. söz. |
Kalender Yıldız |
Turev seni tanımak ve kirlenmek için birazyaşlanmış gölgemi nehre bırakıp bilmem kaç durak yalnızlıktan sonra bir şehre indim ayaklarım suçüstü gördüm şafakla doğup gurupla ölüyorsunuz kirli otobüslerinizin koltuklarına uyku ve nefret akıyor metal yorgunu gözlerinizden yağlı saçlarınızdan tuz iniyor habire sentetik kaşlar altındaki takma kirpiklerinize hiç vaktinde gelmiyor bekledikleriniz ve yok aslında bir bekleyeniniz yarım kalmış intiharlar gibisiniz ama ölmek için aceleniz yok neden saçınızdan daha yağlı kemerler iyi kumaşlardan iğreti libaslarınız var unutulmuş isimler sözlüğünde bir yabancıyken ben rahat ve korkuya dair sizin bildiğiniz her şey incelmek için kepek yaşamak için yazı tura uygar hanelerinizde muntazam ayna ve cila size ait olmayan kendinizden son yüzünüzü saklamak için bilmem ki kaçıncı en türevidir bu masumiyetinizin |
Kalender Yıldız |
YAZILARI :
BiR SAHUR HATIRASI
Bu yaziyi okumaya baslarken “ah nerede o eski ramazanlar” hayIflanmasini duymak umidi icinde iseniz beyhude yorulmamanizi ve vakit varken bu yaziyi okumaktan vazgecmenizi salIk veririm, zira ben bu yazida size kendi ramazanlarimdan birinden bir sahur gecesini anlatacagim ;
On bir yaslarindayim, o yillarda ramazan ilkbahara denk geliyordu ama ne ilkbahar; Sivas’i bilenler bilir fazla soze hacet yok! Aylardan nisandi ve iyi hatirliyorum bir yil sonra on dokuz mayista kar yagmisti. Biz yine de bahar diyelim...
Yasim on bir, ilkokul bitecek ve yaklasIk alti ay sonra ortaokula baslayacagim. Ortaokula baslayacak olan sadece ben degilim benimle ayni yasta olan yedi arkadas daha var ve hepimiz de iyice ortaokullu havasindayiz. ilkmektepteki, insani kucuk gosteren o “ilk” kelimesinden kurtulup ortamektepli olmak az sey miydi? Hani hala da az sey degildir... Her neyse son iki cumle sadet harici oldu affola... Yeniden bizim ilkbahar(!) ramazanina donelim.
Efendim biz yedi kafadar her aksam teravihten sonra bir yerde, neresi oldugunu birazdan soyleyecegim, toplanip sahura kadar uyanik kalma karari aldik... ilk teravihten sonra da sozumuzun eri gencler olarak sozlesmeyi yururluge koyduk... Annelerimiz her ne kadar yapmayin etmeyin dedilerse de bizler artik ortamektepli genc insanlardik. Butun yalvarmalara ragmen sozumuzden caymadik ve muradimiza nail olduk. ilk uc gun cok iyi gecti. Usumuyor degildik hem de cok tavatIr usuyorduk. Amma ki delikanliydik... ilk uc gun teravihten sonra toplandigimiz “lambali direk”in altindan, koyu birkac kez arsinladiktan sonra, saat uc gibi elimiz ayagimiz buymus bir sekilde ayriliyor olsak da on, on bes dakika icinde nar gibi kizarmis bir sobanin yaninda terliyor olacagimizi biliyorduk.
Ben eve gidince yavasca annemi sesliyor, sonra da bir battaniye alip henuz sogumamis olan sobanin yanina kivriliyordum. Annem bana soylene soylene mumkun olan en kisa surede sobayi yakiveriyordu. Usudugumu anlamak icin kahin olmaya gerek yoktu. O yemek hazirlayadursun ben, sicagi gordukten sonra, sobanin yaninda bir kedi gibi uyuklamaya basliyordum. Annemin beni uyanik tutma cabalari hicbir sekilde sonuc vermiyor, uykunun demir parmaklari goz kapaklarimi kendisine esir ediyordu. Sofra hazir olduktan sonra beni guc bela sofraya oturtuyorlardi, ama uyku yemekten tatli geliyor ve usulen birkac lokma aldiktan sonra yatagin yolunu tutuyordum. Uc gun boyle; yari ac, yari tok, yari uykulu yari uyanik bir halde gectikten sonra dorduncu gun yine ayni yerde toplandik. Kararliydik bu ramazanin sonuna kadar bu isi bu seklide yurutecektik.
O gece, zamanin sahur vaktine yaklastigi siralarda arkadaslardan biri ortaya parlak bir fikir atti. Fikrin esasi suydu. Bizler bu isi sadece ailelerimize munhasIr bir hizmet olarak yapmamaliydik. O ki bu hizmetten konu komsu da faydalanaydi. Bunu nasil yapacagimizi sorunca ona da parlak bir cozum getirdi. Teneke calip mani soyleyecektik. Karar oy birligi ile kabul edildi... Birkac dakika icinde tenekeler ve sopalar hazirdi. Sabirsizlikla sahur saatinin gelmesini bekliyorduk. Herkes ne kadar memnun olacak ve biz de boyle bir is yapmis olmaktan dolayi ne kadar mutlu olacaktik.
Gecmek bilmeyen dakikalar geldi ve saat iki bucuk oldu. Vakit tamam olunca biz de ise koyulduk. ilk once urkek ve ciliz ciliz cikan sesimiz, bes on dakika sonra koyu inletmeye basladi. Evlerin isiklari birer ikiser yanmaya baslamisti. Basarmistik iste herkes bizim manilerimizle sahura kalkiyordu. Sevincimiz sonsuzdu bu yaptigimiz ne hayirli ve ne kadar da keyifli bir isti. Yarin yeni maniler ogrenip daha iyi tenekeler ve sopalarla yapmaliydik bu isi.
Derken beklenmedik bir sey oldu yani basimiza kocaman bir tas dusuverdi. Bir an hepimiz de donup kaldik. Gecenin yarisinda bu tas da neyin nesiydi, yine derken merakimizi alip goturen bir ses gurledi. Ulaaan!... Sesin sahibini tanimistik bu koyun muhtari Rifat Dayi idi. Rifat Dayiyi bu kadar kizdiran seyin ne oldugunu dusunurken bu kizginliga sebep olan seyin biz ve tenekelerimiz oldugumuzu anladik, bu kavramada yanimiza dusen taslarin ve Rifat Dayinin bini bir para sozlerinin hatiri sayilir bir payi vardi tabi... Hulasa biz yedi kafadar Rifat Dayinin bu siddetli hucumu ve sagimiza solumuza yagmur gibi inmekte olan yumruk buyuklugundeki taslarinin tehdidine daha fazla dayanamayarak tenekelerimizi bir yana, sopalarimizi bir yana firlatip yedi koldan bozguna ugrayip dagiliverdik.
ilk kez bu gece usumuyordum cunku oyle korkmus oyle kosmustum ki kan ter icinde kalmistim. Nihayet eve ulastim, annem uyanmisti sadece annem degil, butun ev daha dogrusu butun koy uyanmisti. Nerede mi hata yapmistik, soyleyeyim, biz sessizligi bozmustuk. Koyde once kadinlar kalkip sahurlugu hazirliyor sonra da ezana yakin; oruc tutacaklari ve eslerini uyandiriyorlardi. Fakat bizim koro cengiye baslayinca herkes uyanmisti. Besikteki bebekler, alti yedi yasindaki cocuklar ezana yakin uyanmayi adet edinmis erkekleri... herkes ama herkes uyanmisti. En kotusu uykum bulunmesin diye sahurla sabah namazini cem eden Rifat Dayi uyanmisti... O gunden sonra ne mi oldu. Ertesi gun yine toplandik ama teravihten sonra sahura kadar beklememe karari almak icin. Bu kararda gece yasadiklarimizin ve yedigimiz zilgitlarin hicbir etkisi yoktu. Tek gerekcemiz geceleri havanin soguk olmasiydi. Gercekten hava soguk oluyordu yoksa...
Hasili; aradan yillar gecti ve ben bugun de o gun oldugu gibi, ramazanin gecesinden ayri gunduzunden ayri bir zevk almaktayim, ramazanin eskisi yenisi olmaz efendim, ramazanlar her daim yenidir, her yasta ve her yastan insana bir seyler soyler...
Yazan:Kalender Yildiz
(Baska Bir iklim Ramazan adindaki dergide Kaynak yayinlari tarafindan yayinlanmistir)
-
- Fotograf Galerisi
- Kaybettiklerimiz
- Siir Kosesi
- Genel Bilgiler
- Duyurular
- Video Arsivi
- Kardes Siteler
- Konuk Defteri
- Radyomuz
- Geleneklerimiz
- Bizim Sozluk
- Kim-Nerede
- Bul-Der
- Telefon Rehberi
-
GUNCEL
- Gazeteler
- Piyasa
- Devlet Linkleri
- Uydu Görüntüleri